Hızlı verilen kilolara dikkat!
Hızla kilo veren bireylerde genellikle kayıpların yüzde 50’si yağlardan, yüzde 50’si kaslardan olur.
Zehra Melek Tuğlu – Selçuk Üniversitesi (SÜ) Meram Tıp Fakültesi Hastanesi Beslenme ve Diyetetik Uzmanı Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akman, “Hızla kilo veren bireylerde genellikle kayıpların yüzde 50’si yağlardan, yüzde 50’si kaslardan olmaktadır. Bu da kişinin metabolizmasının yavaşlamasına neden olur” dedi.
Yrd. Doç. Dr. Akman, AA muhabirine yaptığı açıklamada, genelde şişmanların hızla kilo vermek istediğini belirtti.Mevsimsel olarak zayıflamanın mevsim sonunda hızla kilo almaya neden olabileceğini ifade eden Akman, “Fakat hızlı verilen kilolar birçok sağlık sorununu beraberinde getirmektedir. Hızlı kilo verdiren diyetler yapıldığında böbrek, karaciğer gibi organlar bu durumdan etkilenir ve bu organlara ekstra yük biner” diye konuştu.
Akman, ayrıca hızlı kilo verildiğinde yağsız vücut kitlesi kaybının daha fazla olduğunu, bu durumda da kişinin yağ yerine kas kaybettiğini belirterek, insanların harcadığı kaloriden fazla enerji almaları durumunda kilo alabileceğini kaydetti.
Vücutta artan kitlenin genellikle yüzde 75 yağ kitlesi, yüzde 25 yağsız kitle olduğunu söyleyen Akman, şöyle konuştu: “Zayıflarken de bu oran korunmalıdır yani kişi daha çok yağ kaybetmelidir. Ancak hızla kilo veren bireylerde genellikle kayıpların yüzde 50’si yağlardan, yüzde 50’si kaslardan olmaktadır. Bu da kişinin metabolizmasının yavaşlamasına neden olur. Vücut az enerjiyle metabolizmayı yürütme çabası içine girerek otomatik olarak kendini koruma yolunu seçer ve böylelikle kilo verme süreci durabilir.”
Zayıflamak için diyet yapmanın tek başına yeterli olmadığını ifade eden Akman, diyete başlayan kişinin uygun egzersiz programıyla bu süreci sağlıklı sürdürmesinin önemli olduğunu belirtti. Uzun vadede verilen kiloların korunduğunu, bu yüzden en az 4 ay devam eden diyetlerin sağlıklı ve kalıcı kilo kaybı sağlayan diyetler olduğunu söyleyen Akman, “Bunu sağlayabilmek için, sık tekrarlayan kısa süreli zayıflama atakları yerine yılın tamamına yayılan, kişileri bıktırmayan, hafif ve değişik fiziksel aktiviteleri içeren ve bir diyet uzmanı tarafından kişiye özel hazırlanan zayıflama diyetleri uygulanması gereklidir” dedi.
-”RESTORANLARIN PORSİYONLARI KÜÇÜLTMESİ DESTEKLENMELİ”-
Akman, hızlı kilo vermenin tercih edilmemesi gerektiğine dikkati çekerek, kendi kendine ev ortamında haftada en fazla bir kilogram ağırlık kaybının ideal olabileceğini bildirdi. Bu değerin üzerindeki ağırlık kaybının sağlıklı olmadığını ifade eden Akman, şunları kaydetti:
“Obezite epidemiyolojisiyle mücadelede diyete geçmeden önce çevresel faktörleri düzeltmek önemlidir. Öncelikle yiyeceklerin porsiyonlarını küçültmek konusunda eğitim şarttır. Böylece ’pasif aşırı yeme’ engellenmelidir. Ayrıca restoran endüstrisi yüksek enerji içerikli yiyeceklerde porsiyonları küçültme açısından yüreklendirilmelidir. İkinci adım ise düşük yağ ve düşük enerji dansiteli (yoğunluklu) besin (sebze, meyve ve tahıl gibi) kullanımının artırılmasıdır. Bu tip besinler restoran, lokanta ve benzeri toplu beslenme yapılan yerlerde daha kolay kullanılır hale gelmelidir.”
Obez ve kilolu hastalar için düşük kalorili diyet uygulandığını belirten Akman, diyetteki kalori miktarını azaltmanın pratik yolunun yağ miktarını azaltmak olduğunu ifade etti. Toplam enerji miktarını azaltmaksızın sadece yağ miktarını azaltmanın kilo vermek için tek başına yeterli olmadığına dikkati çeken Akman, şunları söyledi:
“Diyet tedavisine geçmeden önce bireyin günlük enerji ihtiyacını hesaplamak gerekir. Diyetin enerjisi bireyin harcadığı enerjiden daha düşük olmalıdır. Üçüncü adım çevreyi fiziksel aktivitenin önemine hazırlamaktır. Düzenli fiziksel aktivite uygulayan bireyler daha sağlıklı, daha az sağlık sorunu olan ve çalışma sırasında daha hareketli olanlardır. Kilolu ve obez kişilerde egzersiz en iyi sonuç veren uygulamadır. Herhangi bir aktivite bile hiçbir şey yapmamaktan iyidir.
Kaynak: milliyet.com
Uzun Yaşamak için Neler Yapmalı?
Hayatınızda 4 önemli değişiklik yapın. Ömrünüzü 14 yıl kadar uzatın..
İngiltere’de sağlık uzmanları tarafından yapılan bir araştırma insanın yeme ve içme alışkanlıklarında yapacağı 4 önemli değişikliğin ömrünü 14 yıla kadar uzatabileceğini gösterdi.
Cambridge Üniversitesi’nin 20 bin kişi üzerinde yaptığı araştırmaya göre, bu 4 faktör şöyle:
1) Sigara içmemek.
2) Düzenli egzersiz yapmak.
3) Alkol Kullanmamak.
4) Her gün 5 öğün sebze meyve yemek.
Kaynak: vitaminler.org
Gıda Güvenliği için 17 Öneri
Yaz aylarında aşırı sıcaklar ve rutubet nedeniyle hızla bozulan gıdalar, zehirlenmeye varan pek çok sağlık sorununu yol açabiliyor. Bu durumun önüne geçmenin tek yolu ise gıda güvenliğine dikkat etmek. Gıdaları satın alırken, hazırlarken ve saklarken kurallara uymak gerekiyor. İşte gıdaları güvenli tüketmeniz için 17 öneri!
Aşırı sıcağın etkisiyle gıdalar, uygun koşullarda hazırlanmadıkları ve saklanmadıkları zaman, zararlı mikropların hızla çoğalmaları nedeniyle yaz aylarında çeşitli sağlık sorunlarıyla karşılaşma riski artıyor. Yaz aylarında gıda güvenliğine dikkat edilmediği takdirde en sık ‘gıda zehirlenmeleri’ olmak üzere ishal, sindirim sistemi bozuklukları ve soğuk algınlığı belirtileri gibi çeşitli sorunlarla karşılaşılıyor. Aslında basit kurallara uyarak gıda zehirlenmelerinin önüne geçmek ya da bu riskleri en aza indirmek mümkün. Elbette zehirlenmeler bir yana, satın aldığımız, hazırladığımız, tükettiğimiz veya sakladığımız gıdalarımızı sağlıklı olarak tüketmek en önemlisi. Acıbadem Labvital Gıda Kontrol Laboratuvarı Mesul Müdürü Veteriner Hekim Işıl Selmin Ünsal, sağlık sorunlarıyla karşılaşmamak için gıda güvenliğinin evlerimizde nasıl sağlanması gerektiğini anlattı.
SATIN ALIRKEN…
1 – Etiket bilgilerini kontrol edin: Gıdaları satın alırken etiket bilgilerini okuyarak ürünün içeriğini inceleyin. Satın alacağınız gıdanın sadece adına bakmak bazen yeterli olmayabiliyor, üretim izni ve ruhsatı, üretici firma bilgileri ve bir üretim adresi olması gerekiyor. Ayrıca örneğin, meyveli bir içecek aroma ve şekerden mi oluşuyor, yoksa gerçek meyve suyu mu içeriyor, bunu bilerek almalısınız.
2 -Son tüketim tarihine bakın: Her ne kadar birçok firma son tüketimi tarihi geçmiş ürünlerini reyonlardan çekse de, gözden kaçmış olabileceği için satın almak istediğiniz ürünün son tüketim tarihine bakmayı ihmal etmeyin. Eğer son tüketim tarihi geçmiş bir ürüne rastlamışsanız, bu ürünü satın almayın ve satış yerini de uyarın. Çünkü ürünün lezzeti değişip, besin değeri kaybolmuş, hatta bozulmuş da olabilir ki bu da gıda zehirlenmesi başta olmak üzere birçok sağlık sorununa yol açabiliyor.
3 – Ambalajı bozulmuş ürünleri almayın: Şişmiş, sızıntı yapmış, delinmiş veya bozulmuş ambalajlı ürünlerde, gıdanın içinde mikroorganizmalar üreyip sağlığınızı tehdit edebilir. Örneğin konservenin kapağı dışarıya doğru bombe yapmışsa, bu, bakterilerin üreyip gaz yaptığını gösterebiliyor.
4 - Soğutuculardaki sıcaklığı kontrol edin: Balık, tavuk, kırmızı et, süt ve peynir gibi soğukta saklanan besin maddelerinin uygun şartlarda soğutulduğundan emin olun. Örneğin deniz ürünlerinin bulunduğu reyonlar -18 derece soğuklukta, süt ürünlerinin bulunduğu reyonlar ise +4 derece olmalı.
5 - Açıkta sunulan besinleri almayın: Sağlığınızın olumsuz etkilenmemesi için taze sebze meyveler hariç, açıkta satılan ambalajsız besinleri satın almamaya özen gösterin.
SAKLARKEN
6 – Buzdolabınızı +2- +4 dereceye ayarlayın: Besinlerin hızla bozulmamaları için buzdolabının serinliği +4 derece olmalı. Yaz mevsiminde buzdolabının kapağını daha sık açıp kapatacağınız için dereceyi düşürerek buzdolabınızın soğutma kapasitesini artırın. Buzdolabınızı fazla besinlerle doldurmamaya ve kapların arasında hava akımı olmasına da özen gösterin, aksi halde hava içeride rahatça dolaşamaz ve bunun sonucunda yeterli soğutma sağlanamaz.
7 – Kapalı kaplarda muhafaza edin: Buzdolabında meyve de dahil hiçbir besini açık olarak saklamayın. Besinleri mutlaka yıkanmış ve çok iyi süzülmüş olarak, ağzı kapatılmış bir kap içinde muhafaza edin.
8 – Pişmiş gıdaları üst, çiğ olanları ise alt raflarda tutun: Uygun koşullarda pişirilmiş ve ağzı iyi kapatılmış kaplarda saklanan gıdaların mikroorganizma bulundurma ihtimalleri çok azdır. Ancak çok iyi yıkanmış olsalar bile; çiğ olan et, kanatlı ve deniz ürünlerinde mikroorganizmalar çok hızlı gelişebilir. Bu besinlerde düşük sıcaklıklarda üreyebilen ve hastalık etkeni olan çok önemli mikroorganizmalar bulunabiliyor. Dolayısıyla çiğ tavukları açık ya da ambalajı bozulmuş bir şekilde üst raflarda saklarsanız, üzerinde çeşitli zararlı mikroorganizmalar üreyebilir, daha da kötüsü yerçekiminin etkisi nedeniyle alt rafta bulunan besinlere de bulaşabilir.
9 - Derin dondurucuda en fazla 6 ay saklayın: Sıcaklığı ne olursa olsun, gıdaların bozulmasındaki en önemli faktör zamandır. Bu nedenle -18 derece ve altında bile olsa, önerilen süre kadar saklamalısınız. Bu nedenle deniz ürünlerini en fazla 20 gün, kırmızı eti de maksimum 2 ay içinde tüketmeye özen gösterin. Gıdaları derin dondurucuda hava ile temas etmeyecek şekilde sardığınız ambalajın içinde saklamayı da ihmal etmeyin. Donmuş olsalar bile, derin dondurucuda meyve ve sebze ile eti yan yana koymayın. Kapalı ambalaj içinde olsalar bile gıdalardan biri çözülüp diğerine bulaşabiliyor ve üzerlerinde bakteri üremesine neden olabiliyor.
10 - Gıdaları çözüldükten sonra tekrar dondurmayın: Eğer artan besinleri tüketmeyecekseniz çiğ olarak değil, pişirdikten sonra tekrar dondurun. Örneğin kıyma ile köfte yaptınız, geri kalan kısmı tekrar değerlendirmek için kıymayı kavurduktan sonra derin dondurucuda saklayın.
11 – Etleri çabuk çözülmeleri için sıcak bir yere koymayın: Derin dondurucuda sakladığınız gıdaları çabuk çözülmeleri için mutfak tezgahının üzerine koymayın. Çünkü çok soğuk ortamdan aniden sıcak ortama konan gıdalar bakteri ve mikrop yuvasına dönüşebilirler. Bunun nedeni ise mikroorganizmaların her 20 dakikada bir bölünerek saatler içerisinde çok yüksek miktara ulaşmaları ve yavaş yavaş çözülürken bu sayının artacak olması. Ayrıca çözüldükten sonra birkaç saat dışarıda kalan hiçbir ürünü de tüketmeyin. Gıdaları saklamanın en sağlıklı yolu onları buzdolabının en alt rafında çözdürmektir.
12 – Ambalajların ağzını açık bırakmayın: Tahıl unları ve kahve gibi ürünleri genellikle ambalajlı halde, örneğin kutularıyla buzdolabında saklamak gibi bir alışkanlığa sahibiz. Ancak ambalajını açtığınız ürünü mutlaka kutusuyla birlikte buzdolabı poşetinin içine yerleştirin. Ya da kapalı cam kavanoza boşaltın. Ağzını sıkıca kapatıp, bağladıktan sonra buzdolabına koyun. Çünkü ürün buzdolabını her açıp kapattığınızda havayla temas eder, bunun sonucunda da bozulmaya başlar. Veya daha kötüsü üzerine istenmeyen kokular siner. Lezzet değişikliğinin de bir bozulma olduğunu unutmayın.
HAZIRLARKEN
13 – El yıkama alışkanlığı edinin: Yemek yapmaya başlamadan önce ellerinizi en az 20 saniye boyunca bol sabunla köpürterek sıcak suyla iyice yıkayın ve mümkünse kağıt havluyla kurulayın. Özellikle çiğ gıdalarla (tavuk, balık veya kırmızı et ile) temas ettikten sonra başka bir malzemeye veya gıdaya dokunacaksanız, ellerinizi yıkamayı asla ihmal etmeyin.
14 - Pişirdiğiniz gıdaları kısa sürede soğutun: Akşam geç saatlerde hazırladığınız yemeği soğuması için mutfakta bırakıp, ertesi sabah işe gitmeden önce buzdolabına koymak gibi bir hataya asla düşmeyin. Çünkü tıpkı çözülme sürecinde olduğu gibi, gıdalar yavaş yavaş soğurken içinde mikroorganizmalar üreyebiliyor ve sağlıklı olarak hazırladığımız yemek, ertesi gün bozulmuş olarak sofraya gelebiliyor. Bozuk ürünler kendilerini her zaman tadı ve görüntüsü ile ele vermeyeceği için biz de bu yemekleri yiyerek hastalanabiliyoruz. Yemekler ılık, hatta sıcak bile olsalar buzdolabında rahatlıkla soğutabilirsiniz. Bu şekilde soğuyan yemeğin tadı bozulmuyor, sadece buzdolabınızın daha fazla çalışmasına neden oluyor
15 – Yemeklerinizi soğuturken tencerenin kapağını açık bırakmayın: Pişirdiğiniz gıdaları hiçbir zaman üstü açık soğutmayın ve tencerenin kapağını yarı açık bırakmayın. Pişirdiğiniz yemeği, örneğin çorbanızı kaynadıktan sonra tencerenin kapağını açıp soğutmaya kalkarsanız, yaşadığınız ortamdaki hava içinde yer alan mikroorganizmalar doğrudan yemeğin içine düşebilir. Bu mikroorganizmalar da üremeleri için uygun besleyici ortam olan yemeğin içinde sayılarını hızla çoğaltarak hasta olmanıza yol açabilirler.
16 – Ayrı doğrama tahtalarınız olsun: Sebze, doğrama tahtanız ile kırmızı ve beyaz et doğrama tahtalarınız ayrı olmalı. Aynı şekilde ekmekleri dilimlediğiniz tahtanız da. Ne kadar temiz olduğunu düşünürseniz düşünün, hiçbir zaman sebze veya et doğradığınız tahtada ekmek dilimlemeyin. Kırmızı et doğradığınız tahtanızı da beyaz etlerde kullanmayın. Çünkü her gıda grubu farklı mikroorganizmalar taşıyor ve diğer mikroorganizmaların üzerlerinde zararlı etki gösterebiliyor. Aynı nedenle, çiğ köftelerinizin durduğu tabağa, pişmiş köftelerinizi koymamalısınız.
17 – Mutfak tezgahını sık sık temizleyin: Bakterilerin ürememeleri için kullanım sonrası tabak, bıçak, çatal ve kesme tahtası gibi araç gereçleri, mutfak tezgahını sıcak su ve sabunla iyice temizleyin. Kendi halinde kurumaya bırakın. Lavabo ve muslukları yıkamayı unutmayın.
Kaynak: saglikplatformu.com
Arı Sütünün Faydaları Nelerdir?
Arı Sütünün Faydaları Nelerdir?
Arı Sütü çocukların bedensel ve zihinsel gelişimlerine hamileliğin ilk dönemlerinden itibaren önemli ve doğal bir katkıdır. Hastalıkla savaşanlar için önemli bir destek olan, sporcular ve egzersiz yapanlar için vazgeçilmez gıda ve doğal doping ve sayısız faydası bulunan arı sütü ve arı ürünlerinin tekil ve beraber kullanımlarıyla ortaya çıkan sayısız yararlardan bazıları şöyledir:
Bağışıklık Sistemi…
Bilim adamları, arı sütünün bağışıklığı kuvvetlendirici belirgin etkilerini ispatlamışlardır. Arı Sütü, Polen ve Propolisin ideal doz ve kullanım şekilleriyle, kalp-damar, sindirim, sinir ve savunma sistemleri güçlenir ve bünye hastalıklara karşı önemli oranda direnç kazanır.
Kemoterapiden Sonra Arı Sütü…
Arı sütü kanserle savaşımda “alternatif tıp” ın vazgeçilmezlerindendir. Tümör oluşumu ve büyümesini yavaşlattığı öne sürülen arı sütünün, kemoterapi ve radyoterapi uygulamalarının iç organlar üzerindeki yan etkilerini tolere ettiği anlaşılmıştır. Hastalar hızlı toparlanır ve hastalığa karşı güç bulur.
Kan Üretimini Artırır…
Anemi (kansızlık) ve ağır kan kayıplarında organizmanın yeterli kan üretimini sağlar. Hastalıkların ve ameliyatların iyileşme dönemlerinin çabuklaştırılması ile zaafiyetlerde, nekahat dönemlerinde vücudun gıda rejimini desteklemek amacıyla kullanılmaktadır.
Doğurganlıkta Artış…
Özellikle Kuzey Amerika ve Avrupa ülkelerinde pek çok kaynakta düzenli arı sütü ve polen kullanımıyla gebelik şansının yükseldiği belirtilmiştir. Kadında doğurganlığı, erkekte ise sperm kalitesini artırır…Fırat Üniversitesi’nde gerçekleştirilen gebelik konulu araştırma sonuçlarına göre sperm sayı ve kalitesi arı sütü kullanımıyla belirgin artış göstererek gebelik ihtimali buna bağlı olarak artmaktadır. Ayrıca, arı sütünün gelişme ve büyümeyi hızlandırıcı, hormonal düzenleyici ve cinsel gücü arttırıcı olarak da kullanıldığına dikkat çeken araştırma tüm bu içeriğiyle arı ürünlerinin gebelik amaçlı kullanımına işaret etmektedir.
Sara Nöbetlerinde Azalma…
Sara (Epilepsi) hastaları için şifa kaynağıdır. Düzenli kullanıcıların tanıklıklarında, düzenli arı sütü ve polen kullanımında nöbetlerin hafifleştiği va nöbet aralarının açıldığı hatta aylarca nöbet görmeme durumlarına ulaşıldığı çeşitli kaynaklarda ifade edilmiştir
Şeker Hastalığında İnsülin Kullanımını Azaltıyor
Diabetlerin (şeker hastalarının), düzenli arı sütü almaları halinde, insülin kullanımını yarı yarıya oranlara kadar azaltabildikleri gözlenmiştir. Tip II Diabetler ise kan şekerini düşüren özelliğinden yararlanarak ilaç kullanımını azaltabilmektedirler. Böylece, tamamen doğal arı sütünün insulin etkisinden yararlanılarak, karaciğer daha az yıpratılmış olmakta ve arı sütünün sayısız diğer yararlarından faydalanılmaktadır.
Parkinson ve Alzheimer Hastalarında Olumlu Etki
Unutkanlık, Parkinson, Alzheimer ve benzeri diğer sinir sistemi hastalıklarına deva olan acetylcholine maddesi ve phospho – lipids’ler bakımından arı sütü zengin içeriklidir. Buna ek olarak, arı sütü ve polen içeriklerinde yine zengin oranlarda bulunan doğal hormonlar, mineraller, B-Kompleks vitaminleri, folik asit ve bazı yağ asitleri de özellikle beyin ve sinir sistemi başta olmak üzere, beden genelinde olumlu ve şifalı etkiler gösterirler.Yaşlılıkta, arı sütü hücre yenilenmesini tetikler. Böylece yaşlanma etkilerinin önüne geçerek, uzun ve sağlıklı bir gençliğin sürdürülmesine yol açar. Migren ve Regl Ağrılarını Azaltıyor…Migren ve bayanların regl dönemlerinde ağrıyı azaltıp dindiren özellikleriyle arı sütü ve propolis etkin ve doğal çözümler sunuyor.
Kaynak : TRT
Zeytin Yağının Faydaları
Doğanın insanoğluna armağan ettiği
en değerli besinlerden biridir zeytinyağı.
Bu mucizevi yağın, sağlık açısından sunduğu nimetler saymakla bitmez. Çocukluktan yaşlılığa yaşamımızın her döneminde zeytinyağı, sağlığımızı birçok açıdan olumlu yönde etkiler. Gelin, zeytinyağının vücudumuz üstündeki etkisine birlikte bir göz atalım.
Zeytinyağı ve kalp sağlığı
Birçok araştırma, kalp sağlığı açısından yararlı besinlerin başında zeytinyağının geldiğini gösteriyor. Dünyada kalp hastalıklarının en az görüldüğü ülkeler, zeytinyağının yoğun olarak tüketildiği Akdeniz ülkeleri. Zeytinyağının kalp sağlığı üstündeki en önemli etkisi, kandaki “kötü kolesterol” miktarını düşürmesi. Kalbimizin en büyük düşmanlarından biri olan kolesterol, damarlarda birikerek kalp ve damar hastalıklarına yol açar. Zeytinyağı, kandaki kolesterol miktarını kontrol ederek damar tıkanıklığını önlemede yardımcı olur. Ancak zeytinyağının kalp ve damar sağlığımıza olumlu etkisi bununla sınırlı değil. Zeytinyağı, tansiyonun kontrol altında tutulmasında da önemli bir rol üstlenir. Özellikle kalp ve damar sağlığı için önerilen zeytinyağının, sindirim sisteminin düzenlenmesini sağlarken, tansiyon, gastrit ve ülsere karşı da koruyucu etki yaptığı kaydediliyor.
Ayrıca kolestterolden diş çürüğüne, cilt bakımına kadar birçok rahatsızlığın doğal çözümü olarak nitelendiriliyor
Vitamin deposu
Zeytinyağının içeriğinde bulunan E vitamini kansere karşı koruyucu etki yapıyor ve saç dökülmelerine karşı da iyi geliyor. A, D, E ve K vitaminleri ile kalsiyum, fosfor, potasyum, kükürt, magnezyum, az miktarda demir, bakır, manganez gibi mineraller, kemik gelişimini sağlıyor.
Kandaki kötü huylu kolestrol denilen ‘‘LDL”yi temizleyen zeytinyağı, iyi huylu kolestterol denilen ‘‘HDL”yi de yükseltiyor. Diyabet hastaları için ise kan şekerinde düşme sağlıyor.
Son yıllarda diyabet hastalarının sayısının arttığını belirten Beslenme Uzmanı Lale Özbek, ‘‘Özellikle bu hastalıkta diyete çok dikkat etmek gerekiyor. Zeytinyağı kullanımı diyete yardım ettiği gibi birçok fayda sağlıyor” diye konuşuyor. Toplum olarak oldukça yağlı ve tuzlu yemek yediğimizi belirten Özbek, ‘‘Kızartmaya, tatlıya, çay ve kahveye çok yer veriyoruz. Tahıl grubu ve sıvı yağ nispeten daha az tüketiliyor. Bir an önce beslenme şeklimizi değiştirmemiz ve bir dengeye oturtmamız gerekiyor” diyor.
Son yıllarda diyabet hastalarının sayısının arttığını belirten Beslenme Uzmanı Lale Özbek, ‘‘Özellikle bu hastalıkta diyete çok dikkat etmek gerekiyor. Zeytinyağı kullanımı diyete yardım ettiği gibi birçok fayda sağlıyor” diye konuşuyor. Toplum olarak oldukça yağlı ve tuzlu yemek yediğimizi belirten Özbek, ‘‘Kızartmaya, tatlıya, çay ve kahveye çok yer veriyoruz. Tahıl grubu ve sıvı yağ nispeten daha az tüketiliyor. Bir an önce beslenme şeklimizi değiştirmemiz ve bir dengeye oturtmamız gerekiyor” diyor.
Bir insanın alması gereken günlük kalorinin yüzde 30′unun yağlardan gelmesi gerektiğini kaydeden Özbek, ‘‘Bunun yüzde 10′u doymuş, yüzde 10′u tekli doymamış (Zeytinyağı), yüzde 10′u ise çoklu doymamış (Ayçiçek yağı, soya yağı) yağ asitlerinden oluşmalı. Daha fazlası gereksiz” diye konuşuyor. Günlük yemek sırasında et, süt ve tavuk gibi yiyeceklerden doğal yollarla yağ alındığını belirten Özbek, ekstra yağ alınmasını önermiyor. Sakatat, krema, mayonez, kaymak, gibi yiyeceklerde çok fazla yağ bulunduğunu hatırlatıyor.
Zeytinyağı ve sindirim
Yağlar, midede değil bağırsaklarda sindirilirler. Zeytinyağı, yağların içinde en kolay hazmedilenidir. Çünkü zeytinyağı, diğer yağlardan farklı olarak, midede bulunduğu sürede sindirim için gereken mide asitlerini azaltmaz. Midede kısa bir süre kaldıktan sonra bağırsaklarda sindirilir. Buna ek olarak zeytinyağı, sindirim için vazgeçilmez olan salgıları da olumlu yönde etkiler. Safra kesesinin kolesterolden temizlenmesine yardımcı olur. Ayrıca kabızlığı önleyerek bağırsakların daha iyi çalışmasını sağlar.
Zeytinyağı ve çocuk sağlığı
Çocuklar için beslenme, yetişkinler için olduğundan çok daha önemlidir. Çünkü, çocukluktaki beslenme, tüm yaşamı etkiler. Yaşamın ilk yıllarında beynin sağlıklı bir şekilde gelişebilmesi, beslenmeyle doğrudan bağlantılıdır. Çocuk beslenmesinde yağlar, yaşamsal bir rol oynar. Zeytinyağı, bu açıdan da vazgeçilmez bir besindir.
Yaşamın temel koşulu, vücut hücrelerinin sürekli olarak kendilerini yenileyebilmeleridir. Çocukluk ve gençlik dönemlerinde çok hızlı olan hücre yenilenmesi, yaş ilerledikçe azalır ve yavaşlar.
Beslenme ile yaşlanma arasında güçlü bir ilişki vardır. Besinler vücudumuzda enerjiye çevrilirken oksidan denilen bazı maddeler açığa çıkar. Hücre gelişimini olumsuz yönde etkileyen oksidanlar, yaşlanma sürecini de hızlandırır. Antioksidan adı verilen bazı maddeler ise, oksidanların olumsuz etkisini ortadan kaldırır. Başta E vitamini olmak üzere çok sayıda antioksidan madde içeren zeytinyağı, hücreleri yeniler, doku ve organların yaşlanmasını geciktirir.
Yaşın ilerlemesiyle birlikte ortaya çıkan bir başka sorun da, kireçlenmedir. Aralarında kalsiyumun da bulunduğu bazı mineraller, kireçlenmeyi önler. Zeytinyağı, bu minerallerin vücuttaki etkisini artırarak kireçlenmeye karşı önemli bir rol oynar
Zeytinyağı ve şeker hastalığı
Şeker hastalığı, vücudumuzda insülin hormonunun eksikliğine bağlı olarak kan şekeri dengesinin bozulmasına ve kandaki şeker düzeyinin ani olarak yükselip düşmesine yol açan bir hastalıktır. Son yıllarda yürütülen bazı araştırmalar, zeytinyağının, şeker hastalığının vücutta neden olduğu bazı rahatsızlıkları önlemede yardımcı olduğunu ortaya koymuştur. Bunlardan en önemlileri, kalp ve damar hastalıklarıdır. Şeker hastalığına bağlı olarak, kandaki kolesterol miktarı yükselir. Zeytinyağı ise, kolesterolü kontrol altında tutarak, kalp ve damar sağlığını korumaya yardımcı olur.
Şeker hastalığının bir başka yan etkisi ise, sindirim sırasında daha fazla oksidan maddenin açığa çıkmasına yol açmasıdır. Daha önce de dediğimiz gibi, zeytinyağı, içerdiği antioksidanlar sayesinde oksidanların olumsuz etkilerini büyük ölçüde azaltır. Zeytinyağı ayrıca, kan şekerinin kontrol edilmesine de katkıda bulunur. Sonuç olarak, zeytinyağı, şeker hastaları için son derece uygun bir yağdır.
Üç tip zeytinyağı var
Asit derecelerine göre 3 tip zeytinyağı bulunduğunu belirten Özbek, bunları şöyle açıklıyor: ‘‘Natürel zeytinyağı tipi, süper kalite için gerekli tüm koşulları içermesinden dolayı en yüksek biyolojik değere sahip. Tadı hafiften, keskin aromaya kadar değişir ve asit derecesi yüzde 3.3′ten az olduğunda tüketim için uygun kabul edilir. Rafine zeytinyağı asitliği yüzde 0 ile 0.3 dereceye kadar değişen ve aroması olmayan bir zeytinyağıdır. Tüketime uygun olmamakla beraber, rafine zeytinyağı ülkemizde tek başına kullanılmamaktadır. Riviera tipi zeytinyağı ise rafine ve natürel zeytinyağlarının belli oranlarda karışımından elde ediliyor.”
Kaynak: www.genetikbilimi.com
Kırmızı et ve yağlı besinler kolon kanseri riskini arttırıyor
BSK Konya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. H. Mehmet İnceköy, sürekli yaşanan kabızlık şikâyetinin kanser habercisi olabileceğine dikkat çekiyor.
Kalın barsak sindirim sisteminin son kısmını oluşturmaktadır, kalın bağırsakta oluşan kanserler genel olarak kolorektal kanserler olarak da isimlendirilmektedir. Kalın bağırsak son kısmı olan rektumda oluşursa rektum kanseri, daha önceki kısımlarında oluşursa kolon kanseri olarak isimlendirilir. Toplumda görülme sıklığı 10.000 de 5 dolaylarındadır. Kalın barsak kanserleri erkeklerde akciğer ve prostat kanserlerinden sonra, kadınlarda ise meme ve akciğer kanserinden sonra en sık görülen kanserlerdir. Genellikle 50 yaşından sonra görülür ama daha erken yaşlarda da görülebilir. Nedeni kesin olarak bilinmemektedir.
BSK Konya Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. H. Mehmet İnceköy, hastalık oluşumunun riskini artıran bazı faktörlere dikkat çekiyor.
Belirtileri neler?
Kanserin kalın bağırsakta yerleştiği yere göre belirtiler farklı olabilir. Aşağıdaki belirtiler mevcut ise, özellikle ailenizde de kolorektal kanser hikayesi mevcut ise ve 40 yaş üzerindeyseniz mutlaka doktora başvurunuz.
Belirtiler şöyle sıralanabilir:
- Bağırsakak dışkılama alışkanlığınızda değişiklik, sürekli kabızlık veya ishal/kabızlık şeklinde değişiklikler,
- Dışkılama ihtiyacı olması ama rahatlayamama, karında dolgunluk hissi,
- Dışkıda kan görülmesi,
- Kramp şeklinde veya sürekli karın ağrısı,
- İştah azalması,
- Zayıflama.
Risk faktörleri nelerdir?
- Yaş: Hastaların %90’ı 50 yaşın üzerindedir.
- Diyet: Sebze, meyve, tahıl ürünlerinin az yenilip buna karşılık kırmızı et, hayvansal yağ ve kızartmaların fazla yenilmesi,
- Yaşam tarzı: Fiziksel aktivitenin az olması, şişmanlık, sigara kullanımı.
- Barsak polipleri: Barsakta oluşan poliplerin bazıları kanserleşebilir,
- Kronik barsak hastalıkları: Ülseratif kolon ve Crohn hastalığı olanlarda kanser gelişebilir,
Barsak kanseri veya adenomatöz polip aile hikayesi olması: Bir ailede birden fazla kişide kolorektal kanser görülmesi şansızlığa bağlı olabilir. Ancak, ailenin her jenerasyonun da ve birden fazla kişide görülmesi hastalığın ailesel olabileceği düşündürür. Ailesinde kolon kanseri olan kişilerde kansere yakalanma ihtimali normalden daha yüksektir.
Erken teşhis için ne yapılmalı?
- Sağlıklı 50 yaş ve üzeri erkek ve kadın;
- Her yıl dışkıda gizli kan testi ve 5 yılda bir rektosigmoidoskopi veya
- 10 yılda bir kolonoskopi veya
- 5-10 yılda bir baryumlu kolon filmi çektirmelidir
- Bu testler yapıldığı zaman parmakla rektal muayane de yapılmalıdır.
Yüksek risk faktörlerini taşıyan kişilerin ise bu testleri daha erken yaşlarda ve daha sıklıkla yaptırmaları gerekir.
Hastalığın nasıl tanısı konuluyor?
Hastalığın tanısı;
- Doktor tarafından Fizik muayene (Parmakla rektum muayenesi ile birlikte),
- Dışkıda kan ve gizli kan testi,
- Rektoskopi veya Kolonoskopi,
- Baryumlu kolon filmi,
- Karın Ultrasonografisi/Bilgisayarlı tomografi/MR,
- Kanda CEA,
- PET,
Biopsi ve patolojik inceleme ile konuluyor.
Kolon kanserinden nasıl korunular?
Fazla lifli gıdalarla beslenme, kolon kanserine karşı koruyucudur. Bol lifli yiyeceklerin tercih edilmesi kolon kanseri görülme sıklığını azaltmaktadır. Bol lifli besinlerle beslenen toplumlarda kolon kanseri görülme sıklığı daha azalır. Çünkü bu maddeler, kansorejen maddelerin yoğunluğunu azaltmaktadır.Yağlı besinle kolon kanseri arasında doğrudan ilişki vardır. Kırmızı et ve yağlı besinler, kolon kanseri ihtimalini artırmaktadır bu nedenle yağlı yiyecekler ile kırmızı etin az tüketilmesinde fayda vardır.
Kolon kanserinden korunmanın bir diğer yolu da, düzenli kontroller yaptırmaktır. Özellikle ailesinde kolon kanseri olanların ve kolon kanseri için yüksek risk taşıyan barsak hastalığı olanların (Ülseratif Kolit, Crohn, Polip) düzenli olarak kolonoskopi yaptırmaları gereklidir.
ZEDHABER-KONYA
Balık ve Yoğurt Birlikte Tüketilebilir
Balık ve Yoğurt, Her İkisinin de Taze Olması Durumunda Bir Arada Tüketilebiliyor
Sağlık Bakanlığı, balık ile süt ürünlerinin bir arada tüketiminin zehirlenmeye neden olacağına dair yanlış bir kanı bulunduğunu, oysa balık ve yoğurdun her ikisinin de taze olması durumunda bir arada tüketilebileceğini duyurdu.
Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan ‘Balık ve Sağlık’ konulu metinde, özellikle soğuk kış günlerinde tüketilen balığın, içerdiği yağ asitleri dolayısı ile bağışıklık sisteminin kuvvetlenmesine destek olduğu bildirildi. Kış mevsiminde güneşten fazla yararlanılamadığı için kemik ve diş sağlığında önemli olan D vitaminin karşılanmasında balık tüketiminin önem kazandığına işaret edildi. Halk arasında balık ile süt ürünlerinin (yoğurt, ayran vb) bir arada tüketiminin zehirlenmeye neden olacağına dair yanlış bir kanı bulunduğuna dikkat çeken bakanlık, oysa balık ve yoğurdun her ikisinin de taze olması durumunda bir arada tüketilmesinin herhangi bir sağlık problemine neden olmadığı vurgulandı.
Sağlık Bakanlığı, balık satın alırken, hazırlarken ve pişirirken dikkat edilmesi gerekenleri ise şöyle sıraladı:
- Balığın kalitesi, tazeliği ile ölçülür. Balık satın alırken, gözlerinin parlak ve lekesiz, solungaçlarının kırmızıpembe, pulları ve yüzgeçlerinin diri, derisinin gergin olması ve sert etli kısmına parmak ile basıldığında parmağın bıraktığı izin hemen düzelmesi gerekmektedir.
- Her balık bol bulunduğu mevsimde satın alınmalıdır.
- Konserve balık satın alırken mutlaka etiket bilgisi okunmalı, son kullanma tarihi, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan üretim/ithalat izni bulunmasına, kutuda delik, hasar veya bombeleşme olmamasına dikkat edilmelidir.
- Taze balıklar satın alındıktan sonra iki saatten fazla oda sıcaklığında bekletilmemeli, pişirilinceye kadar pulları ve içi hemen temizlendikten, yıkanıp, iyice kurulandıktan sonra uygun bir kapta buzdolabı ısısında muhafaza edilmelidir. Balıkların, buzdolabı ısında 1 2 gün, derin dondurucuda ise 3 6 ay saklanması uygundur.
- Balık pişirmede en uygun ve sağlıklı yöntemler, buğulama, haşlama veya yağsız tavada pişirmedir. Kızartma yöntemi balığın besin değerinin azalmasına ve zararlı maddelerin oluşumuna neden olduğundan tercih edilmemelidir.
- Çiğ balık ve deniz ürünleri parazitler, bazı bakteri ve virüsler açısından risk oluşturur. Ayrıca, B1 vitamininin yetersizliğine yol açması nedeniyle balığın çiğ veya az pişmiş şekliyle tüketimi sakıncalıdır.
- Aynı şekilde süt ve süt ürünleri alınırken de ambalajlı ürünler tercih edilmeli, etiket bilgisi okunmalı, son kullanma tarihi, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’ndan üretim/ithalat izni bulunmasına, kutuda delik, hasar veya bombeleşme olmamasına dikkat edilmeli ve uygun koşullarda saklanmalıdır.
Kaynak: haberler
Antioksidan arıyorsanız kahve için!
Amerikan Kimya Birliği’nin araştırmasına göre, “polifenol” içeceklerde bolca mevcut. En çok ise kahvede var!
Amerikan Kimya Birliği’nin araştırmasına göre, “polifenol” içeceklerde bolca mevcut. En çok ise kahvede var!
Son yıllarda beslenmeyle ilgili gündemdeki önemli konulardan biri de antioksidan kullanımıdır
Basitçe anlatırsak; oksidasyon, paslanma olarak izlediğimiz bir olay ve antioksidanlar da bunu önlüyor. Şüphesiz ki, hücrelerimiz paslanmıyor ama metaller gibi bozuluyorlar.
Hücre içinde oluşan oksidan maddeler (serbest radikaller) hücreye zarar veriyor ve hücrenin temel taşı olan DNA’yı olumsuz etkileyerek kansere kadar giden değişmelere yol açabiliyor. Neyse ki, hücre içinde bu zararı önleyen çeşitli moleküller var ve bunlara antioksidan deniyor. Ancak yaşlılık başta olmak üzere pek çok süreç oksidan-antioksidan dengesini bozarak hücreye zarar verebiliyor ve karşımıza kanser, kalp, felç ve şeker gibi hastalıklar çıkıyor.
Kahve antioksidan özelliği en fazla olan gıda
Bu bilgilerden hareket edilerek son yıllarda antioksidan özelliğine sahip bazı maddelerin dışarıdan alınmasının yararlı olacağı öne sürülmüştü. Bu arada antioksidan özelliği olan çok sayıda madde gösterildi. Bunlar arasında; havuç, üzüm çekirdeği, yeşil çay, selenyum, B6 ve B12 vitaminleri, C vitamini, folik asit, E vitamini ve çinko gibi maddeler vardı. Dikkatli okurlarımız hatırlayacaktır; E vitamini üzerinde gazetelerde çok sayıda yazı çıkmıştı.
Ancak daha sonra insanlar üzerinde yapılan araştırmalar dışarıdan E vitamini yüklemenin yararı olmadığını gösterdi. Aslında antioksidan özelliği önemli olan E vitamini, A vitamini değil; gıdayla alınan polifenoller. Amerikan Kimya Birliği tarafından yapılan bir araştırmada gıdaların polifenol içerikleri araştırıldı. Buna göre içecekler bol miktarda polifenol içeriyor ve bunlar içinde en çok polifenol içeren içecek kahve.
ABD’de gıda maddeleri içinde antioksidan özelliği en çok olan gıda maddesi kahve. Kahve aynı zamanda bu özelliğe sahip klorojenik asit de içeriyor. Decaf (kafeinsiz) kahvelerde de aynı derecede antioksidan mevcut.
Kahve dışında çikolata, çay ve kırmızı şarap antioksidan etkiye sahip
Kahveye süt katılmasının antioksidanların emilimini azaltıcı etkisi olması olası. Kahveyle ilgili yapılan çalışmalarda kahvenin bazı kanserleri önleyici etkisinin gösterilmesinde rol oynayan faktörün bu antioksidan özellik olduğu düşünülmekte.
Buradan şu sonucu çıkartmamak lazım: Kahve için; yaşlanmazsınız, hasta olmazsınız! Yapılan deneylerde, kahve kullanan insanlarda artan polifenollerin kan yağlarına olumlu etki göstererek damar sertliğini (atheroskleroz) geciktirdiği gösterilse de, bu konudaki bilgiler yeterli değil. Bunun nedeni de dışardan alınan polifenollerin normal beslenen bir insanda yararının olup olmayacağının ve yine ağızdan alınan polifenollerin vücutta kullanılabilir olup olmadığının tam bilinmiyor olması.
Yine de günde bir-iki fincan kahveye hayır demeyin
Polifenol: Genellikle bitkilerde bulunan faydalı bir bileşik. Cilt kanserinin temel sorumlusu güneş ışınları ve beyaz ırk da bundan en çok etkilenen grup. Bir çalışmada kahvede bulunan kafeinin beyaz ırkta cilt kanseri riskini azalttığı görülmüş. Bunun üzerine laboratuvarda yapılan deneylerde; kafeinin ultraviyoleye maruz kalan insan cilt hücrelerinden hasarlananların ortadan kaldırılmasına yardımcı olduğu gösterildi. Böylece, bu hücrelerin kanserleşmesinin önüne geçiliyor.
Amerikan Kimya Birliği’nin araştırmasına göre, “polifenol” içeceklerde bolca mevcut. En çok ise kahvede var!
Kaynak : internethaber
Beslenme biçimi genetik miras
Beslenme biçimimizi, atalarımızdan genetik bir miras olarak mı aldık?
AKDENİZ Üniversitesi (AÜ) Tıp Fakültesi Tıbbi Biyoloji ve Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof.Dr. İbrahim Keser, kalıtsal birçok hastalığın beslenme biçimiyle ilişkili olduğunu belirterek, “Beslenme biçimimizi, atalarımızdan genetik bir miras olarak aldık” dedi.
Besin ve hastalık arasındaki ilişkiyi çözmek, hastalıkları tedavi etmek için uzun yıllar boyunca çeşitli beslenme biçimlerinin ileri sürüldüğünü kaydeden Prof.Dr. İbrahim Keser, son yıllardaki genetik çalışmaların, insanlarda besin tüketimi ve bireysel genetik yapı arasında sıkı bir ilişki olduğunu ortaya koyduğunu söyledi. Prof.Dr. Keser, “Aynı toplumda, hatta aynı aileden bireyler aynı gıdalarla beslenseler bile bireysel genetik farklılıklar nedeniyle bir kısmı sağlıklı iken, diğerleri besinle ilişkili aşırı zayıflama, obezite, kanser, kalp ve şeker gibi hastalıklara yakalanabilmekteler” diye konuştu.
Hemen herkese aynı tip beslenme biçimi sunan diyet programlarını da eleştiren Prof.Dr. İbrahim Keser, “Bu tip diyetler bazılarına fayda sağlarken, bazılarının hastalıklarını ilerletmekte, bazıları ise ölümle sonuçlanabilmektedir. Bu nedenle, beslenme biçimine bağlı hastalıklarda veya insanların sağlıklı beslenmelerinde, bireyin genetik testi yapılarak, besin tipi, besin miktarı ve yeme sıklığı belirlenmelidir” dedi.
Prof.Dr. Keser, beslenmenin genetik temelini araştıran nütrigenetik (beslenme genetiği) çalışmaların yaygınlaştığını söyledi. Prof.Dr. İbrahim Keser, “Örneğin, demir birikimine bağlı organ hasarı oluşturan hemokromatozis hastalığının genetik bir hastalıktır. Bu hastalıktan korunmak için, aşırı demir içeren besinlerden uzak durulması gerekir” diye konuştu.
Kaynak: milliyet
Simitin ve Peynirin Kalorisi
Diyet programlarında genelde bir kibrit kutusu peynir lafı çok geçer. 30 gr yani ortalama bir kibrit kutusu peynir ne kadar kalori içerir? Bu sorunun cevabı hangi peynir olduğuna göre değişiyor.
BRİE: 96 kalori, CAMEMBERT: 89 kalori, PARMESAN : 136 kalori, SÜZME PEYNİR : 29 kalori, KAŞAR PEYNİRİ : 124 kalori, MOZARELLA : 90 kalori, RİCOTTA : 56 kalori, KEÇİ PEYNİRİ : 59 kalori, BEYAZ PEYNİR : 75 kalori içeriyor.
Zayıflamak isteyenler tarafından en çok tüketilen simit ise aslında kalori açısından pek fakir sayılmaz. Ama çok küçük miktarda tüketildiği için ve bazen bir öğün yerine geçtiğinden dolayı tercih ediliyor. Her bir simidin hamuru 60 gramdır, pişerken 20 gram fire verir ve 40 gram gelir. Bu 40 gr simitin kalorisi yaklaşık olarak 240-260 kaloridir. Bazı diyetisyenlere göre bu 300 kaloriyi bile bulabilmektedir.
100 gr kuru fasulyenin kalorisi ise 326, yine 100 gr keçi boynuzunun ise 308 kalorisi vardır.
Salatanın kalorisi ise içine koyacağınız malzemeye göre değişecektir.
1 porsiyon kuzu kebapta 455 kalori var. 1 lahmacunda ise 250 kalori bulunuyor.
Günde kaç kalori almak gerekir?
Öncelikle, dengeli bir beslenme programı uygulayarak vücudunuzdaki her bir kilo için 20 kalori almalısınız. Buna, günlük aktivite durumunuza göre 400-700 kalori daha eklemelisiniz. Mesela 65 kiloda aktif bir kadın günlük olarak 1800-2000 kalori alması gerekir. Bu kişi haftada yarım ile bir kilo vermek istediğinde, günlük kalori miktarını 500 kalori azaltması lazım. Eğer daha kalıcı ve sağlıklı kilo çözümleri istiyorsanız, diyet yaparken günlük kalori miktarından 250 kalori indirin ve 250 kaloriyi yaktıracak kadar da egzersiz yapın.
Kayna: kaloricetveli.net
